İnovasyon?

                Ağaçtan düşeniyle değil ama teknoloji dünyasına kazıdığı elmayla günümüzün önemli isimlerinden olan Steve Jobs; lideri, takipçilerden ayıran inovasyondur dediğinde yüzyılın altın kelimesini kalın harflerle vurguluyordu. Kelimelerle arayı her zaman iyi tutan hukukçular ise tarih boyunca olduğu gibi bugün de hayatımıza giren kelimelerin çerçevesini ve yasal alandaki sınırlarını çizmek için oldukça hevesli olduklarından çoktan “ inovasyon ”u da mercek altına aldılar ve bizlere sürekli gündemde kalacak haber manşetleri hediye ettiler: “Avrupa Birliği’nden Google’a Şok Ceza”, “Amazon’a Rekabet İncelemesi”, “Apple, Tekelcilik Suçlamasıyla Yarın Mahkemeye Çıkıyor”

Yasal?

                Peki tüm bu global şirketlerce çıkarılan yeniliklerin başına dert açan yasal düzenlemeler nereden geliyor? 19. yüzyılda hukukçular bugünleri tahmin ettiler mi bilinmez; ancak konuya ilişkin ilk yasal düzenleme olan “Sherman Act”  ABD’de demiryolu ve petrol alanında ortaya çıkan büyük şirketlerin fiyat savaşları ve tekelleşmesi nedeniyle 1890’da yürürlüğe konuldu.  İster antitröst hukuku olarak analım ister rekabet hukuku adıyla; söz konusu düzenlemelerin temeli ABD’de atılsa da günümüzde Avrupa Birliği’nin ABD’ye göre daha ayrıntılı, hatta “kısıtlayıcı” olan düzenlemeleri ABD menşeili şirketlerin Avrupa pazarına girmesinde sıkıntı oluşturuyor. Günümüzde AB ve teknoloji devlerinin rekabet hukuku konusunda anlaşamadığı aşikar; ancak alana ilişkin ilk kıvılcım ABD sınırları içerisinde, 20.yüzyılın sonunda çıkıyor ve bugünümüze şekil veriyor: Microsoft vs. ABD Antirust Davası.

                Yazılım endüstrisi gibi sürekli inovasyonun olduğu teknoloji ağırlıklı sektörde ortaya çıkan “ihlallere” karşılık geleneksel antitröst kurallarının nasıl uygulanacağı o dönem merak ve tartışma konusu oluyor. Microsoft’un kimilerince “gangsterce” adlandırılan tutumu hukuk dünyasını harekete geçirip belki de ilk defa inovasyon kelimesini mahkeme salonlarıyla tanıştırıyor. Zira bir alandaki tekel konumunu kullanarak başka bir alana tekelini yaymak ve bunun sonucunda tüketiciye zarar vermek global düzeyde ses getiren bir araştırmayı haklı kılacak nitelikte ve iddialara göre, dönemin Microsoft’u yüzlerce dönüm araziye sahip olmakla yetinmiyor, kendi arazisine bitişik küçük bahçeleri tehdit ediyor.

                Şikayetler sıralandıkça hukuk dünyası gazetelere yeni manşetler hediye ediyor haliyle: İddialara göre, Microsoft Netscape adlı tarayıcının Windows 95 için gereksinim duyduğu bazı uygulama programlama ara yüzlerine erişimini engellemek için piyasadaki tekel gücünü kullanıyor, Internet Explorer’u teşvik etmek için de Windows 95’e dâhil edilmesi konusunda ısrar ediyor. Söz konusu Microsoft olunca ısrarları da lafzi tekrarlardan ibaret kalmıyor, PC imalatçılarını aksi durumda Windows lisansı vermemekle tehdit ediyor. Kısacası iddialara göre şirket İnternet Explorer’ı Windows’a entegre ederek web tarayıcı pazarında da tekelleşmeye çalışıyor.

                Şirketi zora sokan sürece ilişkin nihai karar 2000 Nisanında geliyor: Yargıç Jackson şirketin sistem üreten ve uygulama geliştiren iki ayrı şirket olmak üzere bölünmesi gerektiğine hükmediyor. Ancak yargıç Microsoft’un açıkgözlülüğünü tam anlamamış olacak ki, temyiz süreci devam ederken Microsoft aleyhine bir gazeteciyle konuşarak büyük açık veriyor. Bunun sonucunda Temyiz Mahkemesi, “Thomas Penfield Jackson, olayda uygunsuz bir şekilde taraflı olarak yer almış ve Microsoft’a karşı tavır almıştır.  Yargıcın kararını iptal ediyoruz, çünkü mahkeme yargıcı medya mensuplarıyla gizli görüşmelerde bulunmuş ve mahkeme dışında Microsof yetkilileri hakkında defalarca saldırgan yorumlarda bulunmuştur” diyerek sürecin Microsoft lehine dönmesini sağlıyor. Sonuç olarak şirket 2001 yılında uzlaşmayla bölünmekten kurtuluyor ve  bu hukuki süreçten zaferle çıkan Bill Gates ve ekibi oluyor.

                Kapanan dava dosyası bütün teknoloji şirketleri için önemli bir anlama sahip. Zira o zamanlar Microsoft’u izleyen bir analist olan Joe Wilcox, “2001 Kasım’ındaki ABD anlaşmasının ardından, yargıç bir yıl daha uzlaşmayı onaylamayacak olmasına rağmen Microsoft tartışmasız şekilde daha az saldırgan olmuştu. Microsoft’un Apple’a ve diğer şirketlere karşı tavrı kesinlikten ve saldırganlıktan yoksundu.” diyerek sürecin yoruculuğunu ve önemini anlatıyor. Uzlaşma sürecinde Microsoft’un Asya bölgesinde çalışan Pieter Knook ise dava sonrası titizlikten şöyle bahsediyor:  Tüm üst düzey yöneticiler her yıl antitröst eğitimden geçmek ve sözleşmenin koşullarına uygun hareket ettiklerini belgelemek zorundaydı, yani doğru olan şeyi iyice kavrayıp onu yapmaya kendinizi mecbur hissediyordunuz. “

                Bu davayla beraber şirketler aldığı her aksiyonda soru işaretleriyle karşılaşıyor: Eğer böyle yaparsak antitröst yüzünden şu ya da bu tarafından mahkemeye verilir miyiz? Filanca kuruluş bize dava açar mı? Tüm bu sorulara cevap ararken aynı zamanda diğer şirketlere karşı farklı stratejiler oluşturmak, hamlelerde bulunmak ve tüm bunları hukuki sınırlara uygun hale getirmek ciddi emek gerektiriyor olsa gerek. Bütün bunlara rağmen büyük teknoloji şirketlerinin global düzeyde yarıştığını ve rekabetten çekinmediklerini düşünürsek hukukun sınırlarını sürekli zorladıklarını ve bu alanı daha dinamik hale getirdiklerini kabul etmek gerekir.

                Her gün karşımıza çıkan teknoloji devi şirketlerin antitröst davalarından da anlayacağımız üzere; global devler teknolojiyi geliştirirken hukuku da değişime uğratmaya kararlı. İnovasyon kültürünün hukukta yansımasına baktığımızda fidanların devlere dönüşmesine yer açan ancak yeni devlerin yeni nesil fidanları ezmesini önleyen bir yapının oluşturulmaya çalışıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim çokça bahsedildiği üzere ihlallerin patlak verdiği dönemde Microsoft; aynı zamanda Apple’a Windows üzerinde müzik çalmak ve film oynatmak için sistem geliştirmeye son vermesi ve bunları kendi DirectX sistemini kullanarak Microsoft’un yapmasına izin vermesi konusunda bir anlaşma öneriyor. Belki de 1998 Haziran’ındaki toplantıya katılan Steve Jobs bu öneriyi reddederek kendine yer açmasaydı, Apple bugün farklı davaların öznesi olacaktı. Zamanında bir devin gölgesinde yaşama tehlikesi geçiren Apple’ın bugün App Store’da uygulamalarda yaptığı %30’luk kesinti nedeniyle tekelcilik davalarıyla uğraşması olması ise hukukun müdahalesi gerekliliğini en iyi anlatan örneklerden biri.

                Değişmeyen tek şey değişimin kendisiyken; hukuk yeni fidanlara devlerin gölgesinde kalmayan bir inovasyon alanı açma gayesiyle sürekli dinamik kalmak ve çağın koşullarına hızlı ayak uydurmak zorunda –ki bu durum hukuk alanında çalışan herkesi daha vizyoner olmaya itecek. Kim bilir, belki de hukukçuların Microsoft’a yarattığı yeni rüzgar ve aşıladığı dinamizm için bir teşekkür borcu bile vardır? 🙂

Posted by Leyla Nur Duman

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir